Suriye’deki rejimin yenilgisinde en dramatik parça, kendisine bağlı askerlerin onun için savaşmayı reddetmesi. Muhalif güçler, nerdeyse tek kurşun sıkmadan 10 gün içinde tüm ülkede egemen oldu. Suriye Arap Ordusu’nun askerleri, savaşmak yerine silahlarını bırakıp sessizce halka karıştı. Muhalif güçlere karşı herhangi bir halk direnişi de olmadı; rejime sahip çıkan küçücük bir gösteri bile yapılmadı.
İnsan, “Bu kadar mı sevilmiyordunuz be kardeşim?” demeden edemiyor. Demek ki o kadar bile sevilmiyorlarmış.
Aslına bakarsanız bu ani teslimiyet, sadece sevgi ile izah edilecek bir şey değil. Suriye, 60 küsur yıldır demir yumrukla yönetiliyor. Başlarda hiç değilse kendi çevresindeki ilk birkaç halkayı besleyebilen yönetim, bir süre sonra onları da besleyemez hâle geldi. Bu ilk halkalarda yer alanlar, “suça ortak olmak için” aldıkları payı yetersiz bulmaya başladı ve yöneticileri terk etti.
Sistemin içeriden çürümesi denilen şey de esasen budur. Ama tabii ki en temelinde geniş halk yığınlarının refahtan yeterli pay alamaması, adalete ve özgürlüğe erişememesi yatar. Halkın mutsuzluğunu manipülasyon ve baskı ile “yöneten” rejim aparatları çökünce rejim de çöker. Çünkü halkın iradesinden ziyade o aparatlara dayanmaktadır.
Bu basit formülden hareketle Suriye’deki Baas yönetiminin çöküşünde, üç vektörden söz edebiliriz: İç çatışmalar, dış müdahaleler ve yönetimin yaptığı ağır hatalar.
Suriye, gelişkin bir siyasi-ekonomik sisteme dayanmadığı için toplumsal çatışmalar sınıflardan ziyade etnik gruplar, ekonomik çıkar grupları, sivil bürokrasi ve ordu arasında ortaya çıkıyordu. Her hükûmetten beklenen, bu çatışmaların bir toplumsal sözleşme ile yönetebilmesi ve yapabiliyorsa bir üst seviyeye taşıyabilmesidir. Bir üst seviye dediğimiz, zenginleşme ve büyüme ile ilgilidir. Akıllı yönetimler; ekonomiyi büyütür, siyaseti çeşitlendirirler. Halkın önüne sürekli yeni gelişme, ilerleme hedefleri koyarlar. Bu sayede gruplar arası rekabeti, ülke için yıkıcı bir unsur olmaktan çıkarıp yapıcı hâle getirirler.
Suriye’deki gibiler ise mevcut durumu korumaya odaklanırlar. İktidarda kalabilmek uğruna halkın taleplerini, değişimin dinamiklerini ıskaladılar. Zayıfladıkça daha da sert hâle gelmelerinin, daha zalimleşmelerinin sebebi de budur.
Fizik kuralıdır: Bir nesne zayıfladıkça sertleşiyorsa bunun anlamı, kırılganlığının da artmasıdır. Kırılganlık, dış müdahalelere direnci düşürür. Emperyalizmin hâlâ güncel olduğu dünyada, birkaç haydut devlet dışında her ülke, dış müdahale tehdidi ile karşı karşıyadır. Güçlü bir siyasi yapısı, işleyen demokratik temsil mekanizmaları ve güvenilir bir adalet sistemi olmayan ülkeler, dış müdahaleye karşı koyamazlar. Bunlar yoksa dünyanın en gelişkin ordusu bile size yetmez. Hatta Suriye rejiminin yaptığı gibi, ölümcül bir hata yapıp başka dış faktörlerden medet umar, kendinizi korumak için başka ülkelerin askerlerinin ülkenize girmesine müsaade edersiniz.
Devrik Suriye rejimi, elindeki ülkeyi yönetirken büyük hatalar yaptı. Bu hataların sonuçları birikti ve kendisine yönelik bir nefret dalgasına dönüştü. En son ölümcül hatası ise muhaliflerin onurlu şekilde temsil edileceği bir geçiş hükûmeti kurmamak oldu. Anlaşılan o ki son birkaç yılda, ülke ve dünya gerçekliği ile bağları tamamen kopmuştu. Sonları trajik oldu. Kendi ülkelerinden kaçıp yabancılara sığınmak zorunda kaldılar.
Bu adamlar, yıllarca Suriye halkına “vatan, millet nutukları” çekmişti. Demek ki o palavralar bir noktadan sonra çalışmaz olmuş, kimseler inanmamış. Demek ki vatan kavramı, sıradan insanların özgürlüğü ve mutluluğundan çok da bağımsız bir şey değilmiş. Bu nokta da bize, Suriye rejiminin moral çöküşünü izah ediyor. Ne kadar propaganda yaparsanız yapın halklar, içinde kendi hayallerine yer olmayan tasarıları vatan diye benimsemiyor.